Bilinç Baktığı Yerin Diliyle Konuşur

I. Bilincin Konumu ve Dilin Kaynağı
Bilinç, kendinde nötr bir varlıktır; ne parçadır ne de bütündür. Ancak nerede durduğuna göre dünyayı görür, anlamlandırır ve konuşur. Bu nedenle dil, bilincin mutlak bir ürünü değil; bilincin konumunun yankısıdır. Bilinç nereye bakıyorsa, dil oradan doğar. Sözcüklerin tonu, cümlelerin yönü, anlamın yükü ya da hafifliği; bilincin baktığı yerin niteliğini ele verir.
Bilinç parçaya baktığında, dili de parçalıdır. Bu dilde ayırma vardır, karşıtlık vardır, olması gereken arayışı vardır. “Böyle olmamalıydı”, “şöyle olmalıydı” gibi ifadeler, yalnızca zihinsel bir yorum değil; bilincin zamana ve parçaya sıkışmış olduğunun göstergesidir. Bu dil, yük taşır. Çünkü parça, kendini bütün zanneder ve bütünü kendine uydurmaya çalışır.
Oysa bilinç bütünden baktığında, dil değişir. Bu dilde savunma yoktur, dayatma yoktur, gerekçelendirme ihtiyacı yoktur. Cümleler sadeleşir, bazen susar. Çünkü bütünsel bilinçte dil, gerçeği üretmez; olanı işaret eder. Burada dil, hakikatin kendisi değil; hakikatin izidir.
II. Parçalı Bilinç ve Yüklü Dil
Parçalı bilinç, fenomenle özdeşleşmiş bilinçtir. Kendini, baktığı parçanın içine yerleştirir ve oradan konuşur. Bu noktada dil, artık bir anlatım aracı olmaktan çıkar; kimlik kurma aracına dönüşür. Kişi konuşarak kendini var eder, haklı çıkarır, konumunu savunur. Dil, burada bir savunma mekanizmasıdır.
Parçalı bilinçte kullanılan dilin ortak özellikleri vardır:
– Sürekli açıklama ihtiyacı
– Haklılık vurgusu
– Suçlama ya da yüceltme
– Geçmişe ve geleceğe referans
– Olması gereken üzerinden kurulan yargılar
Bu dil, doğrudan bilincin yük taşıdığını gösterir. Çünkü bilinç kendi yerinde değildir; fenomenin içine düşmüştür. Fenomen artık bir “oluş” değil, bir “olay”dır. Olay ise zihinde isimlendirilir, sınıflandırılır ve taşınır. Taşınan her şey yük olur; yük olan her şey dilde sertleşir.
Bu nedenle parçalı bilinçte dil çoğalır ama derinleşmez. Çok konuşulur, az görülür. Çok açıklanır, az fark edilir.
III. Bütünsel Bilinç ve Sessiz Dil
Bütünsel bilinçte ise durum tersinedir. Bilinç, fenomenin içinde değildir; fenomeni seyreden konumdadır. Burada dil, zorunlu bir araç olmaktan çıkar. Hatta çoğu zaman dil geri çekilir. Çünkü görülen şey zaten yeterince açıktır.
Bütünsel bilinçte konuşma, bir şeyi kanıtlama çabası değildir. Söylenen söz, karşıdakini ikna etmek için değil; olanı işaret etmek içindir. Bu yüzden bu dilde yumuşaklık vardır. Cümleler kısa olabilir, hatta eksik gibi görünebilir. Fakat eksik değildir; çünkü tamamlanmaya ihtiyacı yoktur.
Bütünsel bilinçte kullanılan dilin özellikleri şunlardır:
– Açıklama ihtiyacının azalması
– Haklılık arzusunun kaybolması
– Olanla çelişmeme
– Zamansız bir sükûnet
– Sözü değil, hâli önceleme
Burada dil, bilinci temsil etmez; bilinçten süzülür. Söylenen söz, bilincin kendisi değildir; bilincin sessizliğinden kalan izdir.
IV. Dil, Bilincin Aynasıdır
“Bilinç baktığı yerin diliyle konuşur” sözü, bir iletişim tespiti değil; ontolojik bir göstergedir. Kişinin dili, onun ne bildiğini değil; nerede durduğunu gösterir. Bir insanın hangi kelimeleri seçtiği, hangi konuları dert edindiği, hangi noktalarda sertleştiği ya da sustuğu; bilincin konumunu ele verir.
Bu nedenle metafizik, yeni bir dil öğretmez. Metafizik, bilinci kendi yerine çağırır. Bilinç yerine geçtiğinde dil kendiliğinden değişir. Zorlanarak susulmaz; susma olur. Zorlanarak yumuşanmaz; yumuşaklık ortaya çıkar.
Dil dönüşmez, bilinç yer değiştirir. Dil, bu yer değişiminin doğal sonucudur.
V. Sonuç Yerine
Bilinç parçadaysa, dil yüktür.
Bilinç bütündeyse, dil izdir.
Biri konuşarak var olmaya çalışır,
diğeri var olarak konuşur.
Bu yüzden mesele ne söylediğimiz değil;
nereden söylediğimizdir.
Bilinç baktığı yerin diliyle konuşur.
Ve dil, bilincin nerede durduğunu saklayamaz.
Mahmut Turut - 2026