Bilinç parçada ise zamanı sırtında taşır; bütünde ise zamanı seyrederya da zamanın çocuklarını seyreder.

Zaman, bilincin konumuna göre ya bir yük olur ya da bir manzara. Bilinç parçada durduğunda, zaman bilincin üzerine biner. Geçmiş hatıra olarak, gelecek beklenti olarak sırtlanır. Böylece bilinç zamanı yaşamaz; zamanı taşır. Taşıdığı için de yorgundur. Yorgunluk, olayların çokluğundan değil; zamanın omuzlarda birikmesindendir.
Parçada duran bilinç, zamanı doğrusal bir hat gibi algılar. Bu hatta “olan” hiçbir zaman yeterli değildir; ya geride kalmıştır ya da henüz gelmemiştir. Bu yüzden şimdi, sürekli kaçan bir an olur. Kaçan anı yakalama çabası, bilinci daha da ağırlaştırır. Zaman burada bir akış değil, hesaptır. Hesap olan yerde huzur olmaz.
Bütünde duran bilinçte ise zaman yer değiştirir. Zaman, bilincin taşıdığı bir şey olmaktan çıkar; bilincin seyrettiği bir olguya dönüşür. Bilinç, zamana karışmaz; zaman bilincin önünden akar. Bu akışta bilinç müdahale etmez, ölçmez, acele etmez. Çünkü bütünde “yetişilecek” bir yer yoktur.
“Zamanın çocukları” dediğimiz şey, olaylardır: doğumlar, karşılaşmalar, ayrılıklar, değişimler. Parçada duran bilinç bu çocuklarla özdeşleşir; her birini kendi kaderi sanır. Bütünde duran bilinç ise onları oynayan çocuklar gibi seyreder. Ne küçümseyerek ne de sahiplenerek… Sadece yerli yerinde görerek.
Bu seyirde zaman düşman değildir. Geçmiş suçlayıcı, gelecek tehditkâr olmaz. Hepsi, tek bir oluşun farklı ifadeleri olarak görünür. Böylece bilinç, zamanın içinde sürüklenmez; zaman bilincin içinde çözülür. Bu çözülme, zamanın yok olması değil; yük olmaktan çıkmasıdır.
Sonuçta:
Parçada bilinç zamanı taşır,
bütünde bilinç zamanı seyreder.
Taşıyan yorulur,
seyreden dinlenir.
Ve istirahat eden bilinçte,
zaman artık bir yük değil,
oluşun çocukça neşesidir.
Mahmut Turut, 2025