Felsefede akıl

Benim gördüğüm kadarıyla filozoflar bilinci çoğunlukla akıl olarak kullanıyor.
Bilinç, düşünmenin bir aracı;
akıl yürütmenin, çözümlemenin, kavram üretmenin zemini hâline geliyor.
Bu yaklaşımda bilinç, kendisini fark eden bir açıklık değil;
iş gören bir mekanizma gibi ele alınıyor.
Felsefe tarihi büyük ölçüde aklın tarihidir.
Doğru–yanlış ayrımı, neden–sonuç zinciri, tutarlılık, kanıt, sistem…
Bunların hepsi aklın düzenine aittir.
Filozof, bilinçle düşünür;
ama çoğu zaman bilinci seyretmez.
Bilinç, akla indirildiğinde
bir konum olmaktan çıkar,
bir fonksiyona dönüşür.
Düşünür, bilinci kullanır
ama bilincin nerede durduğunu sorgulamaz.
Bu yüzden felsefede sıkça şunu görürüz:
Bakan vardır,
bakılan vardır,
ama bakışın dayandığı yer görünmez kalır.
Akıl, nesneyle ilişki kurar.
Kavram üretir, ayırır, sınıflar.
Bu zorunlu olarak parçalı bir harekettir.
Parça üzerinden çalışan akıl,
bilinci de parçanın hizmetine alır.
Oysa bilgelik alanında bilinç,
aklın hizmetinde değildir.
Akıl, bilincin içinde bir araçtır;
bilincin kendisi değildir.
Filozof çoğu zaman şunu sorar:
“Bu nedir?”
“Bu doğru mudur?”
“Bu nasıl temellendirilir?”
Bilge ise şunu fark eder:
“Ben şu an nereden bakıyorum?”
Bu fark sorusu,
felsefenin çoğu yerinde ya hiç sorulmaz
ya da tali bir mesele gibi ele alınır.
Bu yüzden filozoflar
çok şey söyler,
çok sistem kurar,
çok tartışır;
ama yükten özgürleşme nadiren olur.
Çünkü yük, yanlış düşünceden değil,
bilincin parçada durmasından doğar.
Akıl doğru çalışabilir
ama bilinç yanlış yerde durabilir.
Bu durumda düşünce parlaktır
ama hayat ağırdır.
Benim gördüğüm kadarıyla
filozoflar bilinci akıl olarak kullandıkça
bilgiyi çoğaltmış
ama seyri eksik bırakmışlardır.
Bilgelik ise
aklın sınırını göstermekle başlar.
Akıl yerinde durduğunda,
bilinç yerine gelir.
Ve bilinç yerine geldiğinde
felsefe susar,
seyir başlar.
Mahmut Turut-2026