top of page

Olanı olduğu gibi görüyorsan bilincin yerindedir;
“olanlar benimdir” diyorsan bilinç zamandadır, parçadadır

Olanı olduğu gibi görmek, bilincin yerinde oluşunun işaretidir. Burada “görmek”, bir sahiplenme ya da değerlendirme değildir; araya hiçbir anlam, yargı, beklenti koymadan olanın kendini göstermesine izin vermektir. Bilinç yerindeyken olan, yalnızca olandır. Ne eksik, ne fazla. Bu konumda zaman akmaya devam eder ama bilinç zamanı sırtında taşımaz; zaman bilincin önünden akar. Hayat, yük olmadan yaşanır.

Ne var ki aynı anda “olanlar benimdir” denildiği an, bilinç yerinden kayar. Sahiplenme başlar. Sahiplenme, zamanı çağırır; çünkü “benim” dediğin her şey, geçmişte edinilmiş ya da gelecekte korunması gereken bir şeye dönüşür. Böylece olan, artık olduğu gibi değildir; belleğin, beklentinin ve korkunun nesnesi hâline gelir. Bilinç, bütünden parçaya iner. Zamanın içine düşer.

Mal toplamak yalnızca maddi eşyalarla sınırlı değildir. Ün, bilgi, statü, haklılık, hatta “ben böyleyim” dediğin kimlikler de birer maldır. Hepsi zaman ister, korunmak ister, artmak ister. Bu yüzden “benim” dediğin her şey, bilinci zamana bağlar. Bilinç, olanı seyretmeyi bırakır; olanı taşımaya başlar. Taşıma başladığında yük doğar.

Olanı olduğu gibi görmekle “olanlar benimdir” demek aynı anda gerçekleşemez. Çünkü biri çekilmeyi, diğeri tutunmayı gerektirir. Seyir, aradan çekilmektir; sahiplenme, araya girmektir. Bilinç araya girdiğinde, olan artık saf değildir; bilinç tarafından bölünmüş, etiketlenmiş ve zamana bağlanmıştır. Bu noktada hayat, yaşanan olmaktan çıkar; biriktirilen ve taşınan bir hikâyeye dönüşür.

Bu nedenle ölçüt basittir ama keskindir: Olanı seyrediyor musun, yoksa topluyor musun? Seyir varsa bilinç yerindedir. Toplama varsa bilinç zamandadır. Olan değişmez; değişen yalnızca bilincin durduğu yerdir. Bilinç yerini fark ettiğinde, “benim” deme ihtiyacı kendiliğinden düşer. Düşen yalnızca sahiplenme değildir; yük de düşer. Hayat, ilk kez gerçekten yaşanır.

Mahmut Turut-2026

bottom of page