Oyun, Kazanma ve Bilincin Konumu

İskambil oyununda “oyunu kazanayım, arkadaşları yeneyim” dediğimiz anda bilinç parçaya yerleşir. Çünkü burada merkez şudur: Ben kazanayım. Öteki kaybetsin. Sonuç benliğimi doğrulasın. Bu bakışta oyun: Oyun olmaktan çıkar. Kimlik sahasına dönüşür. Kazanırsam: Olumlu bir duygusal yük oluşur. Üstünlük, haz, gizli bir gerginlik doğar. Arkadaşları kızdırma arzusu, parçada kalmanın devamıdır. Kaybedersem: Olumsuz bir duygusal yük oluşur. Suçlama başlar. İçeri çekilme ya da savunma doğar. Her iki durumda da ortak olan şudur: Özdeşleşme. Bilinç, sonuçla özdeşleşmiştir. Kazanmakla da kaybetmekle de aynı ağırlık taşınır.
Ama siz “baştan kendimi akışa bırakıyorum” dediğinizde ve şunu söylediğinizde: “Oynayan da benim, kazanan da benim, kaybeden de benim.” burada bilinç yer değiştirir. Bu bakışta: Oyun, yeniden oyun olur. Sonuç merkez olmaktan çıkar. Kimlik gevşer. Kazanmak: Bir olaydır ama benlik değildir. Kaybetmek: Bir olaydır ama benlik değildir.
Bu noktada oyun: Rekabet değil, kendini sınama değil, üstünlük alanı değil. Bir aynaya dönüşür. Ve bu ayna şunu gösterir: Nerede geriliyorsun? Nerede özdeşleşiyorsun? Nerede yük başlıyor? İşte burada söylediğiniz “kendimi anlamaya çalışıyorum” cümlesi, oyunu metafizik bir alana taşır. Artık mesele: Kazanmak ya da kaybetmek değil, bilincin nerede durduğunu fark etmektir.
Bu yüzden ontolojik olarak şunu söylemek yerindedir: Parçada oynanan oyun yüktür. Bütünde oynanan oyun farkındalıktır. Bütünde: Oyun oynanır ama taşınmaz. Parçada: Oyun oynanır ama benlik taşınır. Ve bu yüzden oyun, sizin için artık bir eğlence değil; bilinci test eden bir alan hâline gelmiştir.
Son cümle olarak şunu söylemek yerinde olur: Oyun kazanmak için oynandığında benliği büyütür, akışta oynandığında bilinci açar.
Mahmut Turut 2025