BİLİNÇ KENDİNİ OLANIN NERESİNDE GÖRÜYOR

Bilinç, olanın içinde bir yere gitmez;
olanın içinde bir konuma yerleşmez.
Bilinç, kendini olanın neresinde sandığına göre deneyim üretir.
Bu yer, ontolojik bir yer değil;
fark edilişin yeridir.
Bilinç kendini olanın içinde gördüğünde,
fenomenle özdeşleşir.
Zamanın içine düşer.
Geçmişi yük, geleceği kaygı, şimdiyi baskı olarak yaşar.
Olan artık akış değildir;
taşınması gereken bir şeydir.
Burada bilinç, olanı yaşamaz;
olanı anlatır, biriktirir, taşır.
Bilinç kendini olanın karşısında gördüğünde,
ayrım başlar.
İyi–kötü, doğru–yanlış, olmalı–olmamalı ortaya çıkar.
Bu konumda bilinç, olanla mücadele eder.
Olan, olması gerekene göre yargılanır.
Çelişki burada doğar;
çünkü olan, artık olduğu haliyle kabul edilmez.
Bilinç kendini olanı seyreden yerde fark ettiğinde ise
ne içindedir ne karşısında.
Burada mesafe yoktur ama özdeşleşme de yoktur.
Zaman akar; bilinç taşımadan izler.
Olan yük olmaktan çıkar,
hayat yaşanmaya başlar.
Bu konumda bilinç, olanın neresinde olduğunu sormaz;
çünkü ayrım düşmüştür.
Son olarak bilinç kendini olanın kendisi sandığında,
söz biter.
Bu bir iddia değildir,
bir tanım değildir.
Bu hâlde bilinç, kendi yerini bile kavramsallaştırmaz.
Seyir vardır ama seyreden yoktur.
Olan vardır ama olan diye ayrılan bir şey kalmamıştır.
Bu yüzden soru şudur:
Bilinç kendini olanın neresinde görüyor?
Cevap şudur:
Nerede sandığı, nasıl yaşadığını belirler.
Yük mü olacak, seyir mi olacak —
bunu belirleyen olan değil,
bilincin kendi konumunu fark edip etmemesidir.
Mahmut Turut-2026