Kendi Sorumluluğunu Almak

Bundan önceki hayatımda hep dış olayların sorumluluğunu aldım. İnsanların yükünü taşıdım, koşulların ağırlığını üstlendim, olan biteni yönetmeye çalıştım. Bu bana güçlüymüşüm hissi verdi. Çalışkan, fedakâr, sorumlu… Ama zamanla fark ettim ki bu sorumluluk, aslında dışarıya dağılmış bir yaşamın kılıfıymış.
Hayatımda ilk defa kendimin sorumluluğunu aldığımda, bunun ne kadar acı olduğunu gördüm. Bu acı, fiziksel ya da duygusal bir sızı değildi; varoluşsal bir acıydı. Çünkü insan, kendisinin sorumluluğunu aldığında artık suçlayacak kimse kalmaz. Ne şartlar, ne insanlar, ne kader… Her şey susar. Geriye sadece insanın kendisi kalır.
Bu yüzleşme yaşanmadan idrak edilemez. Kitaplarda yazmaz, öğütle aktarılmaz, akılla kavranmaz. Başkasına anlatsam da anlayamaz; çünkü bu bilgi değil, hâl bilgisidir. İnsanın kendisiyle baş başa kaldığı, kaçacak yer bulamadığı bir anda olur. O an, insanın en savunmasız olduğu andır.
Dış olayların sorumluluğunu almak, çoğu zaman kaçıştır. İnsan, dünyayı düzeltmeye çalışırken kendisiyle yüzleşmeyi erteler. Oysa kendinin sorumluluğunu almak, dünyayı kurtarmak değildir; kendini olduğu yerde görmek ve bırakmamaktır. Bu, insanın kendine karşı en ağır ama en dürüst yükümlülüğüdür.
Bu sorumluluk, suçluluk doğurmaz; ama mazereti ortadan kaldırır. İnsan, ilk kez “böyleyim” demek zorunda kalır. Ne savunma vardır ne açıklama. Bu yüzden acıdır. Ama bu acı yakıcı değil; açıcıdır. İnsan, bu acıyla birlikte kendi merkezine iner.
Bugün geriye baktığımda şunu net görüyorum: Dışarıyı taşıyarak geçen bir hayat, insanı tüketir; kendini taşıyarak yaşanan bir hayat ise insanı dönüştürür. Bu dönüşüm sessizdir, gösterişsizdir ama geri döndürülemez.
Artık biliyorum ki,
insanın alabileceği en ağır sorumluluk,
kendisinin sorumluluğudur.
Ve bu sorumluluk,
yaşanmadan asla idrak edilemez.
Mahmut Turut, 2025