top of page

Olan, bilincin konumuna göre ya taşınır ya da seyredilir

Olan, varoluşun zamana açılmış hâlidir. Akıştır. Canlı–cansız tüm varlıklarda bu akış aynıdır; değişen, bilincin bu akış karşısındaki konumudur. Bilinç yerindeyse olanı olduğu gibi seyreder; yerinde değilse olanı yük olarak taşır. Aynı olay, aynı fenomen, aynı akış… Fakat yaşanış büsbütün farklıdır.

Bilinç parçada olduğunda, olanla özdeşleşir. Olan artık yalnızca “olan” değildir; anlamlarla, yargılarla, beklentilerle, geçmiş ve gelecek anlatılarıyla ağırlaşır. Zaman ardışık hâle gelir; önce olan, sonra yorumlanan, sonra taşınan bir yük doğar. Bu konumda bilinç, akışı yaşamaz; akışı sırtında taşır. Hayat hatıraya, hikâyeye ve kaygıya dönüşür. Olan, yaşanan değil; taşınan olur.

Bilinç yerinde olduğunda ise özdeşleşme çözülür. Olanla bilinç arasındaki mesafe kapanır; ama bu kapanış bir birleşme değil, bir çekilmedir. Bilinç aradan çekildiğinde, olan kendini olduğu gibi gösterir. Yorum düşer, yargı düşer, yük düşer. Zaman yine akar; fakat bu kez ardışıklık yük üretmez. Akış, seyir hâline gelir. Olan yaşanır; taşınmaz.

Seyir, eylemsizlik değildir. Hayat durmaz, aksine canlılığını bulur. Eylem sürer; fakat yük olmaktan çıkar. Müdahale gerekiyorsa müdahale olur, gerekmiyorsa olmaz. Fark, eylemin kaynağındadır: parçada eylem zorunluluktan ve korkudan doğar; bütünde eylem ontolojik uyumdan doğar. Bu yüzden seyirde hayat vardır, yükte yalnızca bilinç vardır.

“Olanı seyretmek hayattır; olanı taşımak yüktür.” Bu ayrım, olanın niteliğiyle değil, bilincin yeriyle ilgilidir. Olan değişmez; bilinç yer değiştirir. Yerini fark eden bilinç, olanı taşımayı bırakır. Taşıma bittiğinde, hayat başlar.

Mahmut Turut - 2026

bottom of page